|
HAYATI
Asıl adı Muhammed Celaleddin olan Mevlana 30 Eylül
1207 yılında bugünkü Afganistan sınırları içerisinde
yer alan Horasanın Belh şehrinde dünyaya gelmiştir.
Asil bir aileye mensup olan Mevlana’nın annesi, Belh
Emiri Rükneddin'in kizi Mümine Hatun; babaannesi,
Harezmsahlar (1157 Dogu Türk Hakanlığı) hanedanından
Türk prensesi, Melike-i Cihan Emetullah Sultan’dır.
Babası ise hayatta iken "Bilginlerin Sultânı"
unvanını almış olan Muhammed Bahaeddin Veled;
büyükbabası, Ahmet Hatibi oğlu Hüseyin Hatibi'dir.
Bahaeddin Veled, yaklaşmakta olan Moğol istilası
nedeniyle Belh'den ayrılmak zorunda kalmış;
Sultânü'I-Ulemâ 1212 veya 1213 yıllarında aile
fertleri ve yakın dostları ile birlikte Belh'den
ayrılarak ilk olarak Nişâbura gelmiştir. Nişâbur
şehrinde tanınmış mutasavvıf Ferîdüddin Attar ile de
karşılaşır. Mevlâna burada küçük yaşına rağmen
Ferîdüddin Attar'ın ilgisini çekmiş ve takdirlerini
kazanmıştır. Sultânü'I Ulemâ Nişabur'dan Bağdat'a ve
daha sonra Küfe yolu ile Kâbe’ye hareket ederek Hac
farîzasını yerine getirdikten sonra, Şam'a
geçmiştir. Şam'dan sonra sırasıyla Malatya,
Erzincan, Sivas, Kayseri, Niğde yolu ile Lârende’ye
yani Karamana gelmiştir. Karaman'da Subaşı Emir
Musa’nın yaptırdıkları medreseye Ailesi ve
dostlarıyla beraber yerleşmiştir. Karamanda
hayatlarına devam etmekteyken Karaman'da
bulundukları 1225 tarihinde Mevlana, babasının
buyruğu ile itibarlı, asil bir zat olan Semerkantli
Hoca Şerafeddin Lala'nin, kızı Gevher Banu ile
evlendi. Bu evlilikten Mevlâna'nın Sultan Veled ve
Alâeddin Çelebi adlı iki oğlu oldu. Yıllar sonra
Gevher Hatun'u kaybeden Mevlâna bir çocuklu dul olan
Kerrâ Hatun ile ikinci evliliğini yapmıştır.
Mevlâna'nın bu evlilikten de Muzaffereddin ve Emir
Âlim Çelebi adlı iki oğlu ile Melike Hatun adlı bir
kızı dünyaya geldi. Bu yıllarda Anadolulun büyük bir
kısmı Selçuklu Devleti'nin egemenliği altında iken
Devletin baş şehri Konya idi. Konya sanat eserleri
ile donatılmış, ilim adamları ve sanatkârlarla dolu
bir şehir idi. Devletin hükümdarı Alâeddin Keykubâd,
Sultânü'I-Ulemâ Bahaeddin Veled'i Karaman'dan
Konya'ya davet etti ve Konya'ya yerleşmesini istedi.
Bahaeddin Veled, Mevlana’nın ilk mürşididir. Yani
Mevlana’ya Allah yolunu öğretip, tasavvuf usulünce
hakikatleri ve sırları gösteren hocası idi. Bütün
İslam âleminde yüksek bir itibar ve şöhrete sahip
olan Bahaeddin Veled, Selçukluların Sultani Alaaddin
Keykubat'tan yakin alaka ve sonsuz hürmet görür.
Bahaeddin Veled, 1228 yılının mayıs ayında
Selçukluların bas şehri Konya’yı şereflendirip
yerleştikten kısa bir süre sonra, son derece samimi
dindar olan Sultan Alaaddin Keykubat (saltanat
müddeti: 1219–1236), sarayında Bahaeddin Veled'in
şerefine büyük bir toplantı tertip etti ve bütün
ileri gelenleriyle birlikte onun manevi terbiyesi
altına girdi. Sultanü'l-Ulema'ya gönülden bağlı olan
Sultan Alaaddin onu hayranlıkla söyle över:
"Heybetinden gönlüm tir tir titriyor; yüzüne
bakmaktan korkuyorum. Bu eri gördükçe gerçekliğim,
dinim artıyor. Bu alem, benden korkup titrerken ben,
bu adamdan korkuyorum; ya Rabbi bu ne hal? İyice
inandım ki O, nadir bulunan ve esi benzeri olmayan
bir Allah dostudur." Dünya sultanına hükmeden, essiz
Allah dostu mana ve gönül sultani Bahaeddin Veled,
24 subat 1231 tarihinde ebedi aleme göçtü. Selçuklu
Sarayının Gül Bahçesine defnedildi. (Halen müze
olarak kullanılan Mevlâna Dergâhı). Geride Muhammed
Celaleddin gibi bir hayırlı oğul ile Maarif gibi bir
eser bıraktı. Mevlana üzerindeki tesiri bakımından
büyük bir önem taşır. Bahaeddin Veled,in vefatında
Mevlana yirmi dört yasında idi. Babasının vasiyeti,
dostlarının ve bütün halkın yalvarmaları ile
babasının makamına geçti. Mevlana, babasından sonra,
Seyyid Burhaneddin ile buluşuncaya kadar, bir yıl
mürşitsiz kaldı. 1232 tarihinde babasının değerli
halifesi Seyyid Burhaneddin Konya'ya geldi. Mevlana
onun manevi terbiyesi altına girdi. Seyyid
Burhaneddin, mertebesi çok yüksek, bir kâmil mürşit
idi. Kendisine daima kalplerde bulunan sırları
bilmesinden dolayı, Seyyid Sirdan denirdi. Seyyid
Burhaneddin, ta çocukluk yıllarında bir lala gibi
omuzlarında taşıyıp dolaştırdığı, Mevlana’ya dedi ki
."Bilginde eşin yok, seçkinsin Ama baban hal (manevi
makam) sahibiydi; sen de onu ara, kalden (sözden)
geç onun sözlerini iki elinde kavramışsın; fakat
benim gibi onun haliyle de sarhoş ol. Böylece de ona
tam mirasçı kesil; cihadına ışık saçmada güneşe
benze. Sen zahiren babanın mirasçısısın; ama özü ben
almışım; bu dosta bak bana uy." Mevlana
babasının halifesinden bu sözleri duyunca
samimiyetle onun terbiyesine teslim oldu. (Genç
yaşında Mevlana ve Rumi ismi kendisine verildi.
Efendimiz manasına gelen Mevlana; Mevlana’nın,
Rumi diye tanınması, geçmiş yüzyıllarda Diyarı Rum
denilen Anadolu ülkesinin vilayeti olan Konya'da
uzun müddet oturması, ömrünün büyük bir kısminin
orada geçmesi ve nihayet türbesinin orada
olmasındandır.Bu isim Şems-i Tebrizi ve Sultan
Veled'den itibaren Mevlana’yı sevenlerce
kullanılmış; Adeta adi yerine sembol
olmuştur.) Mevlana babasının halifesinden bu sözleri
duyunca samimiyetle onun terbiyesine teslim oldu.
Mevlana candan, samimiyetle, Seyyid Burhaneddin'i
babasının yerine koydu ve gerçek bir mürşit bilerek
gönülden, tam dokuz yıl ona hizmet etti. Bu zaman
zarfında, o kâmil mürşit’in kılavuzluğu ile mücahede
(nefsi yenmek için gayret sarf ederek) ve riyazetle
(dünya lezzetlerinden ve rahatından sakınarak
perhizle) meşgul olup, o kâmil arifin feyizli sohbet
ve nefesleriyle pisti, olgunlaştı, bastan ayağa nur
oldu; kendinden kurtuldu, mana sultani oldu. Nitekim
Mesnevi'sindeki su iki beyit, piştiğinin, kâmil
insan mertebesine ulaştığının ifadesidir: "Piş ol da
bozulmaktan kurtul... Yürü, Burhan-i Muhakkik gibi
nur ol." Kendinden kurtuldun mu, tamamıyla burhan
olursun. Kul olup yok oldun mu, sultan kesilirsin.
Mevlana, yüksek ilimlerde daha çok derinleşmek için,
Seyyid Burhaneddin'in izniyle Halep'e gitti.
Haleviyye Medresesi'nde, fıkıh, tefsir ve usul
ilimlerinde üstün bir alim olan Adim oglu
Kemaleddin'den ders aldı. Mevlana, Halep’teki
tahsilini bitirdikten sonra sam'a geçti. Burada,
ilmi incelemeler yapmak için dört yıl kaldı. Bu
zaman zarfında sam'daki alimlerle tanışıp, onlarla
sohbet etti. Yedi yıl süren Halep ve sam
seyahatinden sonra Konya'ya dönen Mevlana, Seyyid
Burhaneddin'in arzusu üzerine birbiri arkasına,
candan istekle ve samimiyetle, üç çile çıkardı. Yani
üç defa kırkar gün (yüz yirmi gün) az yemek, az
içmek, az uyumak ve vaktinin tamamını ibadetle
geçirmek suretiyle nefsini arıttı. Üçüncü çilenin
sonunda Seyyid Burhaneddin, Mevlana’yı kucaklayıp
öptü; takdir ve tebrikle: "Bütün ilimlerde esi
benzeri olmayan bir insan; nebilerin ve velilerin
parmakla gösterdiği bir kişi olmuşsun... Bismillah
de yürü, insanların ruhunu taze bir hayat ve
ölçülemeyecek bir rahmete boğ; bu suret âleminin
ölülerini kendi mana askınla dirilt."dedi ve onu
irşad ile görevlendirdi. Seyyid Burhaneddin, daha
sonra, Mevlana'dan izin alıp Kayseri'ye gitmiş ve
orada ebedi âleme göçmüştür. (1241, 1242). Türbesi
Kayseri'dedir. Mevlana, Seyyid Burhaneddin'in
Konya'dan ayrılısından sonra, irşad (Allah yolunu
gösterme) ve tedris makamına geçti. Babasının ve
dedelerinin usullerine uyarak beş yıl bu vazifeyi
başarı ile yaptı. Rivayete göre dini ilimleri tahsil
eden dört yüz talebesi ve on binden çok müridi
vardı. Hz. Mevlana ve Şemsi Tebrizi: Sems-i Tebrizi:
Bu zatin adi, Şemseddin Muhammed olup doğumu
1186'dir. Tebrizli Melekdad oğlu Ali'nin oğlu olan
Şems, tahsilini bitirdikten sonra, zamanın yegâne
şeyhi olarak gördüğü Tebrizli Şeyh Ebu Bekir
Sellebaf (selle ve sepet örücüsü)'a intisap etti ve
onun terbiye ve irşadıyla yetişip olgunlaştı. Şems,
ulaştığı manevi makama kanaat etmediğinden daha
olgun mürşitler bulmak arzusuyla seyahate çıktı.
Senelerce, takati tükenircesine birçok yerler
dolaştı; zamanın arifleriyle görüştü. Bu arifler,
mana âlemindeki uçuşundan kinaye olarak Şems'e, Sems-i
Perende (Uçan Güneş) adini vermişlerdir. Şems, ta
çocukluğundan itibaren fikren ve ruhen hür bir
derviş, kendinden geçercesine ilahi aska dalarak
yasayan bir şahsiyettir. Şems, kendini ruhen tatmin
edecek seviyede bir hak dostu bulamayan ve hep kendi
mertebesinde bir sohbet arkadaşı arayan kâmil
velidir. Yana yakıla, kendisine muhatap olabilecek,
sohbetine dayanabilecek bir dost arayan Şems'in bir
gece kararı elden gitti, heyecan içinde idi.
Allah’ın tecellilerine gömülüp mest olmuş bir halde
münacatında: "Ey Allah’ım! Kendi, örtülü olan
sevgililerinden birini bana göstermeni istiyorum."
diye yalvardı. Allah tarafından, istediğinin,
Anadolu ülkesinde bulunan, Belh'li Sultanü'l-Ulema'nin
oğlu Muhammed Celaleddin olduğu ilham edildi. Bu
ilham ile Şems, 1244 yılı Konya'ya geldi. Mevlana
ile Şems, bu iki kabiliyet, bu iki nur, nihayet
buluştular; görüştüler. Bu iki ilahi aşık, bir
müddet yalnızca bir köseye çekilerek kendilerini
tamamıyla Hakk'a verdiler ve gönüllerine gelen ilahi
ilhamlarla sohbetlere koyuldular. Sultan Veled der
ki: "Ansızın Şems gelip ona ulaştı; ona masukluk
(sevilen, sevgili olmanın) hallerini anlattı,
açıkladı. Böylece de sırrı yücelerden yüceye vardı.
Şems, Mevlana yi şaşılacak bir âleme çağırdı, öyle
bir âleme ki, ne Türk gördü o âlemi ne Arap."
"Âlemdeki erenlerin derecelerinden üstün bir derece
vardır ki o, masukluk durağıdır. Âleme bu masukluk
durağına dair haber gelmemiş; bu durakta
bulunanların ahvalini hiçbir kulak işitmemişti.
Tebrizli Şemseddin zuhur edip, Mevlana Celaleddin'i
âşıklık ve erenlik mertebesinden, bu zamana kadar
duyulmamış olan. Masukluk mertebesine eriştirmiştir.
Esasen Mevlana, ezelde, masukluk denizinin
incisiydi; hersek döner, aslına varır." Diyen Sultan
Veled Hz. Mevlana’nın Masukluk mertebesine
erişmesine bu sözleriyle yorumlar. Mevlana, manevi
yolculuğunu, olgunluğa ermesini, su sözünde
toplamıştır:"Hamdım, pistim, yandım." Mevlana’nın
pişmesi, babası Sultanü'l-Ulema Bahaeddin Veled ve
Seyyid Burhaneddin'in feyizli nefesleriyle; yanması
da Şems'in nurlu aynasında gördüğü kendi
güzelliğinin ask ateşiyledir. Mevlana, Şems ile
Konya'da buluştuğu zaman tamamıyla kemale ermis bir
sahsiyetti. Şems, Mevlana'ya ayna oldu. Mevlana,
Şems’in aynasında gördüğü kendi essiz güzelliğine
âşık oldu. Diğer bir ifadeyle Mevlana, gönlündeki
Allah askını Şems’te yaşattı. Mevlana'nin Şems’e
karsı olan sevgisi, Allah'a olan askının miyaridir
(ölçüsüdür); çünkü Mevlana, Şems’te Allah cemalinin
parlak tecellilerini görüyordu. Mevlana açılmak
üzere bir güldü. Şems ona bir nesim oldu. Mevlana
zaten büyüktü, Şems onda bir gidiş, bir nesve
değişikliği yaptı. Şems ile buluşan Mevlana, artik
vaktini Şems’in sohbetine hasretmiş, Şems’in
nurlarına gömülüp gitmiş, bambaşka bir âleme
girmişti. Şems’in cazibesinde yana yana dönüyor,
ilahi askla kendinden geçercesine Sema ediyordu. Bu
iki ilahi dostun sohbetlerindeki mukaddes sırrı
idrakten aciz olanlar, ileri geri konuşmaya
başladılar. Neticede Şems, incindi ve Mevlana’nın
yalvarmalarına rağmen, Konya'dan sam'a gitti.
Şems'in ayrılığından derin bir ıstıraba düsen
Mevlana, manzum olarak yazdığı güzel bir mektubu,
Sultan Veled’in başkanlığındaki kafileyle sam'a,
şems’e gönderdi. Sultan Veled, kafilesiyle sam'a
vardı. Şems’i buldu ve babasının davet mektubunu,
hediyelerle birlikte şems’e sundu. Şems: "Muhammed-i
tavırlı ve ahlaklı Mevlana’nın arzusu kâfidir. Onun
sözünden ve işaretinden nasıl çıkılabilir?" diyerek,
Mevlana’nın davetine icabet etti ve 1247'de, Sultan
Velet’in kafilesiyle, Konya'ya döndü. Şems'in
Konya'ya geri gelmesine herkes sevindi. Mevlana da
hasretin sıkıntılarından kurtuldu. Artik şems’in
şerefine ziyafetler verildi. Sema meclisleri tertip
edildi. Fakat huzurlu, muhabbetle, dostluk içinde
geçen günler uzun sürmedi; dedikodular ve can sıkıcı
durumlar yeniden başladı şems, o bahtsız dedikoducu
topluluğun yine kinle dolduğunu, gönüllerinden
sevginin uçup gittiğini, akılarının nefislerine esir
olduğunu anladı ve kendisini ortadan kaldırmaya
uğraştıklarını bildi. Sultan Velede dedi ki; Gördün
ya, azgınlıkta yine birleştiler. Doğru yolu
göstermekte, bilginlikte esi olmayan Mevlana’nın
huzurundan beni ayırmak, uzaklaştırmak, sonra da
sevinmek istiyorlar. Bu sefer öyle bir gideceğim ki,
hiç kimse benim nerede olduğumu bilemeyecek.
Aramaktan acze düşecek, kimse benden bir nisan bile
bulamayacak. Böyle birçok yıllar geçecek de yine
izimin tozunu bile göremeyecek." iste Sultan
Velet’e böyle yakınan şems, 1247–1248 tarihinde,
Konya'dan ansızın gidip kayboldu. şems’in
kayboluşundan sonra Mevlana, herkesten onun haberini
soruyordu. Kim onun hakkında asli esasi olmayan bir
haber bile verse ve şems’i falan yerde gördüm dese,
bu müjde için sarigini ve hırkasını vererek
sükranelerde bulunuyordu. Bir gün, bir adam, Şems-i
sam'da gördüm, diye haber verdi. Mevlana buna, tarif
edilemeyecek şekilde sevindi ve o adama, üstünde
nesi varsa bağışladı. Dostlarından birisi, bu adamın
verdiği haber yalandır, o şems’i hiç görmemiştir,
dediğinde Mevlana su cevabi vermiştir: "Evet, onun
verdiği bu yalan haber için üstümde neyim varsa
verdim. Eğer doğru haber verseydi, canımı verirdim."
Mevlana, şems’i çok aradı. Onun ayrılığıyla,
gönülleri yakan, sızlatan, nice şiirler söyledi. Onu
aramak için iki kere sam'a gitti. Yine Şems-i
bulamadı. Bu son iki seyahatin tarihleri kesin
olarak bilinmemekle beraber, büyük bir ihtimalle
1248–1250 yılları arasında olduğu söylenebilir.
Sultan Veled'in ifadesiyle Mevlana, sam'da suret
bakımından Tebrizli Şems-i bulamadı ama mana
yönünden onu, kendisinde buldu. Ay gibi kendi
varlığında beliren şems’i, kendinde gördü ve dedi
ki: "Beden bakımından ondan ayrıyım ama bedensiz ve
cansız ikimizde bir nuruz. Ey arayan kişi! İster onu
gör, ister beni. Ben oyum o da ben." Konyalı Kuyumcu
şeyh Selahaddin Hazretleri Yağıbasan'ın oğlu Konyalı
Zerkub (Kuyumcu) diye tanınan şeyh Selahaddin
Feridun, Konya civarındaki bir gölün kenarında
balıkçılıkla geçinen bir ailedendir. Ümmi olarak
bilinen şeyh Selahaddin, gençliğinde Seyyid
Burhaneddin'in terbiyesine girmiş, onun
sohbetlerinde pismiş, onun feyziyle olgunlaşmış,
kâmil bir insandır. Ayrıca şems’in sohbetlerinde de
bulunmuş, ondan feyz almıştır. Şeyh Selahaddin,
kuyumcu dükkanında altın varak yaparak, helalinden
para kazanmak ve manevi halini kuvvetlendirmekle
uğraşırdı. seyh Selahaddin'in, Mevlana ile tanışması
ta Seyyid Burhaneddin'in manevi terbiyesi altına
girdiği tarihte baslar; fakat bütün sevgilerden
tamamen vazgeçip Mevlana'ya manen bağlanmasına ve
vakitlerini onun sohbetlerine hasretmesine sebep su
hadisedir Mevlana bir gün şeyh Selahaddin'in
Kuyumcular çarsısındaki dükkanının önünden
geçmektedir. içerde varak yapmak için çekiçle altın
dökmekte olan Kuyumcu şeyh Selahaddin ve
çıraklarının çekiç darbelerinden çıkan sesleri duyan
Mevlana, o hoş seslerin ahengi ile cezbelenir (Allah
tarafından manen çekilerek iradesi elden gider) ve
vecd ile (kendinden geçip ilahi aska dalarak) Sema
etmeye baslar. Dışarıda Mevlana’nın Sema ettiğini
gören şeyh Selahaddin onun, çekiç darbelerinin
ahengine, ritmine uyarak Sema ettiğini anlayınca,
altının zayi olmasını düşünmez ve çıraklarına, çekiç
darbelerine devam etmelerini emrederek kendisi de
dışarı fırlar ve Mevlana’nın ayaklarına kapanır. Hz.
Mevlana’nın, şeyh Selahaddin Hazretleri'ni Kendisine
Hemdem ve Halife Seçmesi Mevlana, son sam
seyahatinde, mana yönünden şems’i ay gibi kendinde
gördükten sonra, onu aramaktan vazgeçti ve kendisine
şeyh Selahaddin'i dost ve hemdem olarak seçti.
Mevlana, şems’e duyduğu muhabbet ve gönül
bağlılığının aynisini şeyh Selahaddin'e de gösterdi
ve bu zat ile sükun buldu Mevlana, Allah’ın cemal
tecellileri içinde ruhen manevi bir alemde
yasadığından, müritlerinin irşadıyla bizzat
uğraşmamış ve onların irşat ve terbiyesine, en
seçkin, en ehil dostlarından birini tayin etmiştir.
İste şeyh Selahaddin, bu vazifeye ilk olarak tayin
ettiği dostudur. Mevlana, şeyh Selahaddin'e yalnız
manevi bir bağ ve içten gelen muhabbetiyle kalmadı,
onun kızı, hakkında: "Benim sağ gözüm" diyerek
iltifatta bulunduğu Fatma Hatun'u, oğlu Sultan
Veled'e almak suretiyle aralarında bir akrabalık
bağı da kurdu. Şeyh Selahaddin Hazretleri'nin
Olgunluğu Mevlana’nın, şems ile dostluğunu
çekemeyenler bu sefer de Mevlana’nın şeyh
Selahaddin'e gösterdigi yakınlığa has ed etmeye
başladılar. şeyh Selahaddin'i, ümmidir diye, yüksek
irşat makamına layık görmüyorlardı. şems’e
yaptıkları gibi küstahlığa kalkıştılar Kendisine
kötü düşünce ile bakan bahtsız, zavallılara şeyh
Selahaddin: "Mevlana, beni yalnızca herkesten üstün
tuttu da bu yüzden inciniyorsunuz. Bilmiyorsunuz ki,
benim apaçık bir görünüşün yok, ben bir aynayım.
Mevlana, bende kendi yüzünü görüyor; ne diye kendini
seçmesin? O, kendi güzelim yüzüne aşık; bundan başka
bir fikre düşmek, kötü bir şey." Diyerek, kemal ve
mahviyetini (ileri derecede alçak gönüllülüğünü)
göstermiştir. Mevlana ile şeyh Selahaddin, on yıl
birbirleriyle adeta mest olarak görüşüp sohbet
ettiler; ayrılık mahmurluğunu tadamadan, visal
âleminde Safalar sürdüler. Nihayet şeyh Selahaddin
hastalandı ve ebedi âleme göçtü (1259). Çelebi
Hüsameddin, vaktiyle Konya'ya göçmüş bir soylu
ailendendir ve doğum yeri Konya’dır (1225). Çelebi
lakabını kendisine veren Mevlana’dır. Gençliğinin
ilk yılarında, Ahilerin şeyhi olan babasını kaybeden
Çelebi Hüsameddin, zamanın bütün ulu kişileri ve
şeyhlerinden yakin alaka ve himaye gördüğü halde,
bütün hizmetkârları ve arkadaşlarıyla, Mevlana’nın
terbiyesinde yetişip olgunlaşmış, kâmil insan
olmuştur. Mevlana’nın Çelebi Hazretleri'ni Kendisine
Hemdem ve Halife Seçmesi Mevlana, şeyh
Selahaddin'den sonra kendisine hemdem ve halife
olarak Çelebi Hüsameddin'i seçti ve dostlarına söyle
dedi: "Ona bas eğin, önünde acizcesine kanatlarınızı
yere gerin! Bütün buyruklarını yerine getirin;
sevgisini caninizin ta içine ekin. O rahmet
madenidir, Allah nurudur." Mevlana’nın bu buyruğu
üzerine, bütün dostlar ona itaat ettiler. Sultan
Veled'in diliyle: "Bütün dostlar, onun lütuf suyuna
testi kesildiler. şems’e ve şeyh Selahaddin'e yapmış
oldukları aşağılık hareketlerden kurtulmuşlar,
edeplenmişlerdi. Haset etmeden çelebi Hüsameddin'e
itaat ettiler." Çelebi Hüsameddin on beş sene
Mevlana’nın şerefli sohbetinde bulundu. Mevlana'dan
sonra da dokuz sene irşat makamında, Mevlana’nın
postunda oturdu. Mevlana, ancak Çelebi Hüsameddin'in
bulunduğu mecliste rahat bulur, huzur duyar, coşup
manalar saçar, hakikat ilminden bahisler açardı.
Mevlana'ya göre, hakikatler memesinden manalar
sütünü emip çıkaran Çelebi Hüsameddin'dir.
Mesnevi'sinde bu manaya işaretle söyle der: "Bu söz,
can memesinde süttür. Emen olmadıkça güzelce
akmıyor. Dinleyen susuz ve arayıcı olursa, va'zeden
ölü bile olsa söyler. Dinleyen yeni gelmiş ve
usanmamış olursa dilsiz bile sözde bülbül kesilir.
Kapımdan içeri, na-mahrem girince, harem halkı,
perde arkasına girer, gizlenir. Zararsız ve mahrem
birisi gelince de o kendilerini gizleyen mahremler,
yüzlerindeki perdeyi açarlar. Bütün güzel, hoş ve
yarasan şeyler, gören göz için yapılır. Çengir zir
(en ince) ve bam tel (en kalın) nağmeleri, nasıl
olur da sağır kulak için terennüm edilir? Allah,
miski beyhude yere güzel kokulu yapmadı. Koku duyan
için yarattı; koku almayan için değil." iste İslami
tasavvuf edebiyatının en büyük didaktik şaheseri
olan Mesnevi'yi Çelebi Hüsameddin, Mevlana’nın
tükenmez bir hazineye benzeyen ruhundan çekip
çıkarmıştır. Mevlana, Çelebi Hüsameddin ile tam on
beş sene güzel demler, hoş sefalar sürdü. Bu müddet
zarfında bahtsızların fitne ve hücumundan uzak,
huzur ve sürur içinde yasadı. Dostları onun
cemalinin nuruna pervane olmuşlardı. Mevlana, artik
son anlarını yasadığını, özlediği ebedi cemal
âlemine kavuşacağını anlamıştı. Ansızın hastalanıp
yatağa düştü. Mevlana’nın hastalık haberi Konya'da
yayıldığı zaman ahali, şifalar dilemeye, gönlünü,
duasını almaya geliyorlardı. Şeyh Sadrettin (?-
1274) de talebeleriyle birlikte Mevlana'ya geçmiş
olsun demeye geldi ve çok üzüldüğünü beyan edip:
"Allah yakin zamanda şifalar versin. Hastalık ahi
rette derecenizin yükselmesine sebeptir. Siz âlemin
canisiniz, inşallah yakin zamanda tam bir sıhhate
kavuşursunuz." Diye temennide bulundu. Bunun üzerine
Mevlana: "Bundan sonra Allah sizlere şifa versin.
Aşıkın maşukuna kavuşmasını nurun nura ulaşmasını
istemiyor musunuz?"dedi. Şeyh Sadrettin,
yanındakilerle birlikte ağlayarak kalkıp gitti.
Mevlana, dostlarına ve aile efradına, bu dünyadan
göçeceğine üzülmemelerini söylüyordu.; fakat onlar,
bedenen de olsa, bu ayrılığı kabullenemiyorlar,
ağlayıp inliyorlardı. Mevlana’nın hanimi Mevlana'ya
hitaben: "Ey Âlemin nuru, ey âdemin cani! Bizi
bırakıp nereye gideceksin?" diyerek ağlıyor ve ilave
ediyordu. Hüdavendigar Hazretleri'nin dünyayı
hakikat ve manalarla doldurması için üç yüz veya
dört yüz yıllık ömrünün olması lazımdı."
Mevlana'da cevaben: Niçin? Niçin? Biz ne Firavun ve
ne de Nemrud'uz, bizim toprak alemiyle ne isimiz
var, bize bu toprak aleminde huzur ve karar nasıl
olur? Ben insanlara faydam dokunsun diye dünya
zindanında kalmışım; yoksa hapishane nerede ben
nerede? Kimin malini çalmışım? Yakında Allah’ın
sevgili dostunun, Hz. Muhammed (SAV)'in yanına
döneceğimiz umulur." Dedi Hz. Mevlana’nın Tavsiye
Ettiği Bir Dua Mevlana son demlerinde iken, dostu
Siraceddin Tatari'yi yanına çağırarak, kendisine su
duayı öğretmiş ve sıkıntılı zamanlarında okumasını
tavsiye etmiştir: "Ya Rabbi! Bana ne senin zikrini
unutturacak, sana sevkimi söndürecek, seni teşbih
ederken duyduğum lezzeti kesecek bir hastalık; ne de
beni azdıracak, ser ve kötülüğümü artıracak bir
sıhhat ver." Ey Merhamet edenlerin merhametlisi!
Merhametinle bu duamı kabul et. Hz. Mevlana’nın
Dostlarına Tavsiye Ettiği Dua Ya Rabbi! Bana, ne
senin zikrini unutturacak, san sevkimi söndürecek,
seni teşbih ederken duyduğum lezzeti kesecek bir
hastalık; ne de beni azdıracak, ser ve kötülüğümü
artıracak bir sihhat ver. Ey merhamet edenlerin
merhametlisi merhametinle duamı kabul et.Hz.
Mevlana’nın Sabah Namazından Sonra Okudukları Dua
Allah’ım kalbimi nurlandır, kulağımı nurlandır,
gözümü nurlandır, saçımı nurlandır, derimi
nurlandır, etimi nurlandır, kanımı nurlandır, önümü
nurlandır, ardımı nurlandır, altımı nurlandır,
üstümü nurlandır, sağımı nurlandır, solumu
nurlandır, Allahım! Nurumu artır, bana nur ver. Ey
nurun nuru ey merhametlilerin merhametlisi Allahım
merhametinle beni nur et. Bu dua, ismi güzel, cismi
güzel, teni güzel, cani güzel, ruhu güzel, huyu
güzel Efendimiz (Sallallahu Aleyhi Vesellem)'in
dilindendir. Hz. Mevlana’nın Vasiyeti
"Ben size, gizli ve aleni, Allan’dan korkmanızı,
Az yemenizi,
Az uyumanızı,
Az söylemenizi,
Günahlardan çekinmenizi,
Oruç tutmaya ve namaz kılmaya devam etmenizi,
Daima şehvetten kaçınmanızı,
Halkın eziyet ve cefasına dayanmanızı,
Avam ve sefihlerle düşük kalkmaktan uzak
bulunmanızı,
Kerem sahibi olan Salih kimselerle beraber olmanızı
vasiyet ederim.
İnsanların hayırlısı, insanlara faydası dokunandır.
Sözün hayırlısı da az ve öz olanıdır.
Hamdı, yalnız tek olan Allah'a mahsustur.
Tevhide ehline selam olsun."
Seb-i Arus irfan ve sevgi güneşi Mevlana, 5
Cemazelahir, 672 (17 Aralık, 1273) Pazar günü gurup
vakti, bütün parlaklığı ile, bütün güzelliklerime
gülerek ebediyet âleminin semasına doğdu.
Mevleviler, o geceye seb-i Arus derler. Müslüman
olan, Müslüman olmayan, küçük, büyük ne kadar
Konyalı varsa hepsi, Mevlana’nın cenaze merasimine
katildi Müslümanlar, Müslüman olmayanları sopa ve
kılıçla savmaya çalışarak, onlara: "Bu merasimin
sizinle ne ilgisi vardır? Bu din sultani Mevlana
bizimdir, bizim imamımızdır," diyorlardı. Onlar da
su cevabi veriyorlardı: "Biz Musa’nın İsa’nın ve
bütün peygamberlerin hakikatini onun sözünden
anlayıp öğrendik. Kendi kitabımızda okuduğumuz olgun
peygamberlerin huy ve hareketlerini onda gördük.
Sizler nasıl onun muhibbi müridi iseniz, bizde onun
muhibbiyiz. Mevlana Hazretleri'nin zati, insanların
üzerinde parlayan ve onlara iyilikte, cömertlikte
bulunan hakikatler güneşidir. Güneşi bütün dünya
sever. Bütün evler onun buruyla aydınlanır. Mevlana
ekmek gibidir. Hiç kimse ekmeğe ihtiyaç duyamazlık
edemez. Ekmekten kaçan hiçbir aç gördünüzdü?"
Mevlana’nın vasiyeti üzerine şeyh Sadrettin,
Mevlana’nın namazını kıldırmak üzere niyetlendiğinde
dayamayıp baygınlık geçirdi. Bunun üzerine namaza
Kadı Siraceddin imamlık etti. Mevlana'ya, Yeşil
Kubbe denilen Türbe, Sultan Veled ile Alameddin
Kayser'in gayreti ve Emir Pervane'nin esi (Sultan II.
Giyaseddin Keyhüsrev'in kızı) Gürcü Hatun'un
yardımlarıyla Çelebi Hüsameddin zamanında yapıldı.
Türbenin mimari, Tebrizli Bedreddin'dir.
|